KATIKSIZ BİR CİNAYET - SARIKAMIŞ

KATIKSIZ BİR CİNAYET; SARIKAMIŞ…

“Çağırsam duyarmı uzaktır aram 
Bedel öde derler varmı'ki param
Acep kime gidem kimlere soram
Kanlı yemen Mahmudumu geri ver”
Çamşıhılı Tamey Ana

Biliyorsunuz; Tamda bu aylar Sarıkamış can kırımının yaşandığı acıların yıl dönümü.18 Aralık 1914 günü başlayıp 1915 Ocak ayına kadar devam eden Sarıkamış harekatı her yıl olduğu gibi bugünde aynı ölçü de günün konusu olacak.

Bizdeki bu haşmetliler de her zaman olduğu gibi bu yıl da peş peşe demeçler patlatıp, tasviri yürüyüşlerle ‘zafer ve kahramanlık’ nutukları atarak resmi anmalarını ortalığa saçacaklar.

Ama 90 000’i aşkın Anadolu evlatlarını, beyaz ölümün o kar kış soğun’da Alman emperyalizmin çıkarlarına kurban verdiğimizden ne yazık ki hiç de söz etmeyecekleri gibi, bu bir “vatan savunmasıydı” palavralarını her daim pişirip önümüze koyarak,işin aslının hiç de öyle olmadığı gerçeğini bir yüz yıldır hala bizlerden gizlemeye devam edecekler.

Oysa söz konusu olan aslında bir oldu bittiyle Osmanlıyı, Almanların komutasında bir dünya savaşına sokan İttihat Terakki’sinin,Turancı ham hayallerinden başka bir şey değildi.
“Düşman ülkesi viran olacak, Türkiye büyüyüp Turan olacak” marşları eşliğinde bilinçli bir tercihle bu savaşa sokanlar, Alman emperyalizmin çıkarlarıyla örtüşen hayalleri bizler için tam bir felakete dönüşecekti. Ve dahada ötesi sanılanın aksine Alman emperyalizmin ve kendi çıkarları uğruna savaşa girenler, hiç de “haklı” ve “mazlum” değillerdi.

Dolayısıyla bu savaş bir “savunma savaşı”da değildi. Bir çok cephede birden savaşa tutuşup,Çanakkale den Sarıkamış’a,oradan Arabistan ve Yemen çöllerinden taa Galiçyaya kadar yüz binlerce gencini yitiren Osmanlı, bu paylaşım savaşına iki Alman zırhlısına Osmanlı bayrağını çekip, Rus limanlarını bombalama sonucu bilinçli bir tercihle itilmişti.Ve elbette bedeli de bir o kadar ağır oldu.
Şöyleki o gün doğu Avrupa da Ruslar karşısında sıkışan Alman emperyalizmi,elini rahatlatıp üzerindeki bu basıncı hafifletmek için, Osmanlidan Kafkaslarda acilen yeni bir cephe açılmasını ister. Enver,bu çağrıyı sorgusuz süvalsiz kendisine görev edinir ve onu hiç de karşılıksız bırakmaz.Ve Sarıkamış harekatı, Osmanlıya mutlak hakimiyet kuran Almanyanın bu istemi doğrultusunda böylece başlamış olur.

Nitekim o gün komuta kademesinde bile şöyle bir söylenti dalgalanır: “Öyleki, baş komutan vekili bu taaruz emrini Berlin’den almıştır. Almanların doğu cephesindeki Rus kuvvetlerinden bir kısmını Kafkas cephesine çekmek için Alman başkumandanın emir ve onayıyla her ne pahasına olursa olsun,bu taaruz felaketi adeta isteyerek yapılmıştır” denilecektir.
Enver’in Almanlara olan aşkı o kadar derindir’ki,onlar Osmanlı imparatorluğuna artık Enver’in ülkesi, Enverland diyecekler ve Türküyeye taşınan vagonların üzerine “Enverlanda gider” yazacaklardır.

Oysaki,11 kasım 1914 de Osmanlı resmen savaşa girdiğinde,Enver paşanın dışında hiçbir kuvvet komutanın aklından böylesi bir kış koşullarında bir taaruz olmadığını öğreniyoruz.Üçüncü ordu kumandanlığına getirmiş olduğu Harbiye den hocası da olan Hasan İzzetin paşa şöyle der; “Balkan harbinde ordunun techisatı,asker elbisesi mükemmeldi.O zaman bile yenildik…Şimdi ise techisatımız noksan,askerin elbisesi perişan,hele bu koşullarda.Olumsuz havaları görüyorsun.Her yerde kar kış nefes kesiyor.Bu şartlar altında harekat bir faciaya dönüşebilir.Kış şiddetini kaybetsin,yollar açılsın,o zaman düşmana haddini bildirelim.O zamanda inşallah galip geliriz.” Bu sözlere Enver’in cevabı ise,kesin ve net olur. Öfkeyle haykırarak; “Eğer hocam olmasaydınız,sizleri şimdi burada idam ettirirdim” olacaktır…

Tüm bu itiraz ve uyarılara rağmen Enver,Anadolu evlatlarını yayan yapıldak o beyaz ölümün kucağına doğru sefer eder.Kimi Osmanlı tebasından olan çeşitli halkların çocuklarını adeta yazlık elbiseleriyle birlikte, 2800 metre yükseklikteki aman vermeyen ve bir metre kar içindeki Allahuekber dağlarına ölüme gönderir.Ancak kıyımdan uygulanan “askerlik yükümlülüğü yasası” uyarınca evinde ailesinden başka bakacak kimsesi olmayan ‘müyünlü’ olanlar -kaldı'ki sonradan onlarda alınacaklardır- muaf tutulur. Ve elbet birde 50 Osmanlı altını ödeyecek olanlar… Ödeme gücü olmayan yoksul Tamey ananın evlatları ise,bu bedeli günümüzde olduğu gibi canlarıyla öderler…

“…Gün ışıyınca garip bir durumla karşılaşılmıştı.İrice ağaçların alçak dallarında kimi oturmuş kimi ayakta askerler çağrışımlara karşılık vermiyorlardı.Yanlarına yaklaşınca bunların donmuş oldukları görüldü…Gece ayakları donmasın diye ağaçların üstlerine tırmanmışlar ve orada öylece kaskatı kesilmişlerdi.Ağaç dilberindeki buzlu cesetler ise, acımasız kış rüzgarın daldan düşürdüğü donuklar olduğu anlaşıldı…”1

“Fırka(tümen)yürüyüşü çok üzüntü vericiydi.Asker tek koldan bir metreden fazla kar içinde düşe kalka ilerliyordu.Hava eksi 15-20 derece,askerlerin sırt çantalarının ağırlığı 30-35 kiloğramdı.Ağır yükün altında ter içinde kalıyorlardı.Dinlenmek için yol kenarına oturuyorlardı.Asıl felakette bu zaman başlıyordu.Aklı başından gitmiş,candan bezmiş bitkin bu insanlar tüfekleri bacakların arasında yere çömeliyor,öylece donup kalıyor,mübala olmasın ama bu görüntüyle korkulukları andırıyorlardı”2

Sıfırın altında eksi 39 derecede soğuktan donarak karların üstünde birer heykele dönmüş olan asker cesetlerini Rus kurmay başkanı Pietroroviç raporuna; “onları teslim alamadım.Çünkü bizden çok evvel Allahlarına teslim olmuşlardı” notunu düşecektir.Bu beyaz ölüm karşısında çaresizce sağa sola kaçışan askeri ise, bir başka ölüm bekliyordu.O da kurşuna dizilip,veya iple asılma şeklindeki infazlar…Nitekim verilen bir emirle; “cepheyi terk edenlere ve geri adım atanlara üstlerinden astlarını idam etme” yetkisi verilmişi. O kırımdan sağ çıkmış binlerce Osmanlı askeri ise ,esir olarak Rusların Sibiryada’ki bir başka ölüm kamplarına doğru yollara düşeceklerdir.Ancak onlardan hayatta kalan pek azı,uzun yıllar sonra evlerine dönebileceklerdir.

KAYIPLARIMIZ VE ÜRETİLEN BAHANELER;
Tüm bu veriler ışığında öğreniyoruz’ki,bir mermi bile atmadan donan on binlerce askeri bir kumar gibi harcayanlar,ne yazık ki onların cesetlerine bile sahip çıkmaktan çok uzaklarmış.Onları oracıkta kurtlara kuşlara yem ederler.
Bahar gelip de karların erimesiyle ortaya çıkan donmuş asker kemiklerin,birer çalılara benzer karartıları o yöre halkının uzun yıllar hafızalarında kalmıştır.Felaketin boyutu o kadar büyüktür’ki,toplam 120 000 civarında olan üçüncü ordudan sadece 12 000’in cephe gerisine çekilebildiğini,yıllar sonra yani 1933 de Genel kurmayın arşivlerinden öğrenebiliyoruz.Ve toplam bu kayıpların 108 000 kişi olduğuna işaret eder.

İkinci Türkistan kurmay başkanı sonradan generali olan albay Maslofski anılarına şu notu düşer; “Dehşet verici düzeye ulaşmış olan bu kayıplardan 18 000 kadarını,karların eriyip sıcakların bastırmasıyla birlikte kokmaması için bizzat kendimiz gömdük” der. Bazı Rus kaynaklar ise,bu rakamı 25 000 olarak telafuz ederler.
“Ruslar büyük fedakarlıkla cesetlerini toplayıp götürdüler.Ölülerini muharebe meydanında bırakmıyorlardı.Bizde ise şehitlere hiç önem verilmiyordu.Bir asker ölünce veya yaralanınca kimse yüzlerine bakmıyorlardı.Tarlalar üstünde açıkta kalan şehitlerimizin hiç olmasa yerlerinde defnedilmeleri hakkında yazılan yazılara cevap bile verilmedi.Düştükleri yerde çürüdüler.Kurda kuşa yem oldular.Beyaz bayraklı sıhhiyaları bekledik durduk”3

Kocaman bir hiç uğruna bu askerleri kırdırıp,kurda kuşa yem etmelerine alttan alta tepkiler büyüktür.O gün zayi olmuş kayıpların sayısını kendisine hatırlatan miralay Behiç Erkin beye Enver; “Ne yapalım..Onlar nasıl olsa bir gün gelecek öleceklerdi..!” diyerek meseleyi kapattığını söyler.Nitekim tüm bu felaket karşısında en küçük bir vicdani rahatsızlık hissetmeyen Enver,sarayda oturan karısı Naciye sultana Erzurum’dan bir telgraf çeker. Çekmiş olduğu bu telgrafta karısının sağlığıyla birlikte, köpeğinin’de nasıl olduğunu söylemekten imtina etmez...

Osmanlı genelkurmay başkanı Hafız Hakkı paşa günlüklerine şu tümceyi düşer; “Ahh Enver ! Ahh! Bu kış sereferini ta-cil etmek(hızlandırmak)sonrada bu parlak taruzda dokuzuncu kolorduyu dörtnala kaldırmakla yüz bin masumun kanına girdin !Allah seni afetsin” der.
İşte tarihin bir benzerini belkide görmediği böylesi bir felaketin sorumluları,hezimeti halktan gizlemek için yoğun bir karartma uygulayacaklardır.O günün resmi gazetesi sayılan Tanin dışında savaş aleyhtarı tüm gazeteler yoğun bir sansür uygulanacak,uymayanlar kapatılacaklardır.Oysa başlangıç da tüm bu İstanbul gazeteleri “Rusları hızla kovaladığımızı,binlerce tutsak aldığımızı,sınırsız cephaneler ele geçirdiğimizi ve zafer üstüne zafer kazandığımız” yalan haberleriyle dolup taşar.

Dolayısıyla böylesi bir felaketin gerçek boyutlarından bırakınız halktan gizlemeyi,dönemin sadrazamı Sait Halim paşanın bile felaketin boyutlarından çok sonra haberdar olduğu söylenir. Bu derin suskunluk dönemin dışa vurduğu gerçekler ancak yıllar sonra konuşulup ortalığa saçılacaktır.

Lakin bu katliamın sorumluları kendilerini temize çıkarmak için peş peşe bir çok bahaneler üretirler. “Beklediğimiz Alman yardımı bize ulaşmadı.”- O yardım gemisi Karadeniz de Ruslar tarafından batırılmıştı.- Sonuç ta, “Almanya yenildiği için bizde yenilmiş olduk,” yalanına sarılıp kendilerine resmi bir tarih de kurgulamış oldular.Bu yalan kurguyu bir yüz yıl boyunca da, öğrencilerin ders kitaplarına bezediler. Yada Çanakkaleyi yüceltip, Sarıkamışı’dan hiç bahsetmediler.

Dahası beklide en önemlisi “milli” bir yalanımız haline gelmiş olan Ermenilerin bizleri o savaşta arkamızdan vurduğu yalanıdır .Oysa Erzurum da toplanan Ermeni Taşnaktsutyanın 2-14 Ağustos 1914 Kongresinde bu resmi yalanı tersine çeviren bir karar alır. Bu karar,Osmanlı tebası olarak onun saflarında tüm şübeleri olarak vatani görevlerini yerine getirerek savaşa katılacaklarını teyid ederler. Doğrudur yinede Rusların saflarında Osmanlıya karşı savaşan kimi Ermeni kuvvetleri vardır. Ama Osmanlı saflarında Ruslara karşı savaşan,hatta onlara esir düşen bir çok Ermenilerde vardı.Aynen Rus kuvvetlerinde Müslümanların olduğu gibi…
Unutmayalım’ki, Osmanlı saflarında görev esnasında ölenlerden Türk sağlıkçılar yanında, 21 Rum,15 Ermeni ve bir Rum olmak üzere toplam 37 tane doktor olan subaylar vardı. Örneğin Erzurumlu teğmen Vahan Pastırmaciyanın kahramanca savaştığını ve bizzat Enver tarafından ödüllendirildiği arşivlerde yer aldığı söylenir. Anlıyoruz’ki, aslında bu yalanlar üzerinden bu savaşı bir fırsata çevirmişler.O da onların binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklardan,tümüyle yok olma sürecinin alt yapısını hazırlamışlar.

SON SÖZ; 
İşin acı yanı tüm bu olanlardan sonra, hala Osmanlının kaybetmiş olduğu toprakları yeniden almak ve yeniden bir dünya gücü olmak için vermiş olduğu bu savaştan bahsederken, hala haklı olduklarını bu topluma inandırmış olmaları. Oysa Alman ordusuna takılan bir ‘süngü’ gibi tasvir edilen Osmanlı askeri, Kafkasya cephesine kimilerince de bir ‘turan’ülküsüyle sürülürken,yine dertleri hiç de vatan toprağını kurtarmak ya da savunmak değildi.
Söz konusu olan, Almanların mali ve askeri yardımı ile karşılıklı savaş ganimetinin paylaşılmasıydı. Dünya paylaşım pastasından pay kapma savaşıydı. Ve hele hele bu Sarıkamış savaş öyle bir soysuz savaştır ki; Alman General LimanVon Sanders; “Savaş tarihi bu taarruz için hiçbir zaman mantıklı neden bulamayacak” demiştir.

Dolayısıyla bu muktedirler,onca canı sadece cephede harcamakla bitme noktasına getirmediler.Aynı zamanda Doğu Anadoluyu ve Trabzon da dahil Doğu Karadeniz sahillerini tümüyle savaş sonrasında çarlık Rusyasına terk ettiler.Ve işgali kalıcı hale getirdiler.Taa’ki Rusya da Bolşevik devrimi olana kadar. Sonrasında ise verilen bir mücadele sonunda değil,tam tersi tüm bu işgal bölgelerinden Sovyetler kendi istekleriyle çekilmiş oldular.
O günkü atmosferide subay Derviş Fahri bey anılarında şöyle yer alıyor;
“…Veli efendiyi çağırdım.Çağırmaya giden nefer eli boş döndü.Veli efendinin siperimizde bulunmadığını,konuşmak ve iade-i ziyaret etmek için Tavşan deresi yolu ile karşımızdaki Rus siperlerine gittiğini söyledi.Şaşırdım ve hayret ettim.Bu nasıl olur. Niye diye nefere sordum. Verdiği cevap şuydu; ‘Efendim belki on beş günden beri Ruslar gizlice bize geliyorlar,çay sigara getiriyorlar,burada onlarla çok samimi ve tatlı konuşuyoruz.Ertesi günde biz onları ziyaret ediyoruz.Ruslar kominist,Bolşevik olmuşlar.Harp istemiyorlar.’Peki neler konuşuyordunuz?diye sordum. ‘Ruslar bize şöyle diyorlar; Biz Asyanın kuzeyinde Sibirya da doğduk orada yaşıyoruz.Siz Anadolu insanlarısınız.Birbirimize bir kötülük,düşmanlık yapmadık’ki savaşalım.Birbirimizi öldürelim. Hepimiz insanız. Tatlı tatlı geçinelim, tatlı yaşıyalım.Eğer bizim Çarımız,sizin Sultanla geçinemiyorsa, onların ikisi düşünsün bize ne.? Biz birkaç gün sonra siperlerimizi bırakıp memleketime gideceğiz. Sizde bırakınız ve Anadolunuza gidiniz.Bizim bu hareketimize subaylarımız engel olurlarsa onları öldürürüz.Sizlerde engel olunuz derler.’ Bunları öğrenir öğrenmez tabur karargahına bildirdim.”4
Osmanlının fetihçiliğini ve bu haksız savaşını övünç meselesi yapıp yeniden imparatorluk hayalleri kuranlar; Sarıkamış kırımını da bugün olmuş hala aynı gözle bakabiliyor. İade-i itibarı yanında bu kırımın baş sorumlusu bir Napolyon bozuntusu Enver Paşa’yı yüceltip, onu sahiplenme yolundan gidenler, Alman işbirlikçilerin cinayetlerini bizlere ‘şehadet’ hamasetiyle pazarlamaya çalışıyorlar.

Alman Goltz paşa bile günlüğüne şöyle yazacaktır: “Kafkasya da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen bir çok adam var.Bunlar ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişler ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”

Sonuç itibariyle hayatlarını bu gerçekleri saklamaya adayanlar; aslında tarihi sadece kendi hegemonik çıkarları için yeniden, yeniden üretiyorlar. Onu bir yalan üzerine kurup, bizlerin de ona inanmamızı istiyorlar. Ve onlar için zatı devletin çıkarından başka, onca ölüm ve katliamların asla bir önemi yok. Oysa günümüz evrensel değerlerini içselleştirip adil ve barışçı bir dünya kurmamız, ancak geçmişin doğrularını yerli yerine oturtmaktan geçiyor. Aksi halde, her seferinde insanlığa karşı işlenecek suçları olağan hale getirmek olur ki, buna hiç kimsenin hakkı yok.
1-Sarıkamış Dramı.Alptekin Müderrisoğlu.(Kastaş yayınları) 
2-Srıkamıştan Esarete.Tuğğeneral Ziya Yörük’ün anıları(Remzi Kitapevi) 
3-Bir Yedek subayın Anıları.Faik Tonguç.(T.İ.Bankası yayınları)
4-M. Şevki Yazmanın anıları.Kumandanın galiçya ne yana düşer. (T.İ.Bankası yayınları)
*--Kaynak: E. Aydın Osmanlının Son Savaşı.(Litaratür Yayınları)